New York: 1.Gün

New York maceramız başlıyor… Sizin de bildiğiniz gibi, iki gün önce, yıldırım gibi bir kararla tatil biletlerimizi almıştık. Bugün yolcuyuz. Bu, hayatımdaki en ilginç yolculuklardan bir oldu. Sonu tatlıya bağlansa da, yol boyunca türlü aksilikler yakamızı bırakmadı.

Aldığımız duyumlara göre New York oldukça soğukmuş. Bu nedenle dün bütün günümüz seyahate yönelik alışveriş ve bavul hazırlığıyla geçti. Bavul hazırlığı derken kocaman bavullar doldurduğumuzu sanmayın. Bana kalsa bütün seyahatlere ufak bir sırt çantasıyla çıkarım. Ancak Can için, tahmin edebileceğiniz gibi, mutlaka yedekli gitmek gerekiyor. Yine de düşünüp-taşındıktan sonra bu seyahatimize hafif çıkmaya karar verdik. Uçak içine alınan iki el bavulumuz ve Manhattan sokaklarında dolaşırken Can’ın sütünü, bezini ve yedek kıyafetlerini taşıyacağımız ufak bir sırt çantasından başka yanımıza birşey almıyoruz. Elbette bebek arabasını da unutmamak lazım.

Yolculuk Başlıyor

Sabah saat 8.00’de uyandık. Uçağımız öğlen 12.05’de kalkacak. Evimizle havaalanı arası normalde 20 dakika olmasına rağmen, Thanksgiving yoğunluğunu da göze alarak evden saat 9.30’da çıkmayı hedefledik. Can’la beraber hafif bir kahvaltı yaptık. Çocuklu ev halinden dolayı yarım saatlik gecikmeyle çıkabildik.

Havaalanına vardığımızda saat 10.30’u gösteriyordu. Kuzey arabayı park ederken ben de check-in işlemlerini yaptırmak için sıraya girdim. Beynimin ardında saklı bir düşünce beni rahatsız ediyor, ama, bir türlü adını koyamıyorum. Sıra yavaş yavaş ilerlerken “acaba unuttuğumuz birşey mi var?” diye bavulun içine koyduğumuz eşyaları aklımdan geçiriyorum. Ama aklıma herhangi bir eksik gelmiyor. Sıra bize gelince rezervasyon numaramızı kontuar görevlisine söyledim. Bilet basmak için kimlik doğrulaması yapması gerekiyor. Kendi pasaportumu uzattım. Kuzey’in kimliği yanımda olmadığı için onun biletini basacağını, ancak gelince kendisine vereceğini söyledi. Anlayışla karşıladım. Tam Can’ın bileti basılacakken kafama dank etti. Can’a herhangi bir kimlik ALMAMIŞIZ. Havayolu görevlisi Can’ın yaşını sordu. 1,5 yaşında olduğunu söyleyince, ona bilet bastırmak için kimliğe ihtiyaç olmadığını söyledi. Bu biraz garibime gitse de sesimi çıkarmadım. Birazdan Kuzey yanımıza geldi. Durumu söyleyince “Eyvah!” dedi. Her ne kadar biletlerimiz elimizde olsa da güvenlikten geçerken ne olacak?

Tereddütlü adımlarla güvenliğe geldik. Onlar sormadan biz peşinen Can’ın kimliğini evde unuttuğumuzu söyledik. Görevli adam Can küçük olduğu için kimliğiyle ilgilenmediğini söyledi. “Pekiyi dönüş yolcuğunda New York’ta sorarlar mı?” dedik. Adamın tek kaşı yukarıya kalktı. “İşte onu bilemem.” Buyrunuz: kader anı. Şimdi bu riski alıp New York’a kimliksiz olarak gitsek, dönüşte kesin soracakları tutar. Tatilimiz zehir olabilir. İşi sağlama alalım dedik. Kuzey mecburen bizi bırakıp koşar adımlarla eve yollandı. Tatile nasıl bir başlangıç ama?

Ben Can ile beraber güvenlikten geçtim. Bir elimle bebek arabasını itip, öbür elimle iki bavulu çekerek ve sırtımda da başka bir çanta taşıyarak oflaya puflaya uçuş kapısının önüne geldim. Saatler geçiyor: Tik-tak, tik-tak. Kuzey bir türlü gelmiyor. Uçuş görevlileri yolcuları uçağa çağırmaya başladı. Kapıların kapanmasına 15 dakika var. Kuzey ortada yok. Ben görevliye gidip durumu anlattım. Ancak haklı olarak bekleyemeyeceklerini söylediler. Kapıların kapanmasına 5 dakika kala Kuzey ufukta göründü. Ben de bir oh! dedim.

Yollarda

Uçuş son derece sakindi. Can çoğunlukla uyudu. Tam zamanında New Jersey’e indik. İlk amacımız bizi havaalanından çıkaracak olan AirTrain’i (1) bulmaktı. O kısım gayet kolay oldu. AirTrain’e binip, son durakta ineceğiz. Oradan New Jersey Transit (2) trenine binip bir durak gideceğiz. Oradan da bizi otele götürecek olan PATH adlı başka bir trene (3) aktarma yapacağız.Grove St. adlı durakta inip otele yürüyeceğiz.(4)

AirTrain için bilet alırken, danışma masası görevlisi bizi uyardı: “Aradaki bir durak için trene binmeyin. Taksiyle gidin. Hem daha çabuk gidersiniz. Hem de daha ucuza…” dedi. Ancak bizim deneyselliğimiz tuttu. Dönüşte de aynı yolu kullanacağımız için şimdiden öğrenelim dedik. Adamı kaale almadık. Keşke alsaymışız.

NJ Transit

AirTrain havaalanı treni olduğu için hızlı çalışıyor. İndiğimiz son durakta New Jersey Transit trenini kolayca bulduk. Buraya kadar herşey güzel. Nasılsa New Jersey Transit’te tek durak gideceğiz. Keyifler yerinde. Bizimle beraber istasyonda pek çok kişi bekliyor. Hava soğuk. Ancak kapalı bekleme alanı var. Beklemeye başladık. Bekliyoruz-bekliyooruz-bekliyoooruz. Gelen giden yok. İnsanlar sıkılmaya başladı. Arada anons yapılarak trenin gecikmeli olduğu söyleniyor. 3 dakika diyor, 5 dakika diyor. O sürenin sonunda gelen giden yok. Orada bir yarım saat-kırkbeş dakika bekledik. Bu arada havaalanındaki danışma görevlisinin uyarısını dinleyip taksi tutmadığımız için kendi kendimize söyleniyoruz.

Sonunda bir görevli bulduk ve sorunun sinyalizasyon hatasından kaynaklandığını öğrendik. “Ne zaman çözülür?” diye sorduk. “Valla 2 dakika da olabilir, 1 saat de…” demez mi? Bunu duyan insanlar tren istasyonundan ayrılmaya başladı. Biz de boynumuzu büküp taksi tutmak niyetiyle geri dönmeye başladık. Asansöre binip üst kata çıktık. Turnikeden geçtik. Bir gözümüz de binanın camından gözüken tren raylarında. Biz tam ayrılmak üzereyken tren gelmez mi? Şaka gibi. Tekrar koştura koştura turnike’den geçtik, asansörle istasyona indik. Asansörün kapıları açılırken tren kalktı. Şaka devam ediyor. Kuzey “Bir yerde hata yapıyoruz ama…” diyor. Yine de sinyalizasyon sisteminin düzeldiğini varsayıp yeni treni beklemeye başladık. Gerçekten de 5 dakika sonra yeni tren geldi. İçine kendimizi dar attık.

Trene bindik ya, acayip motive olmuşuz. Neredeyse daha çabuk varmak için trenin içinde koşa koşa öndeki vagonlara geçeceğiz. Tren hareket etti. Ama ne ediş. Sinyalizasyon sisteminin düzeldiğini varsayarak yanılmışız. Oflaya-puflaya gidiyor. Ani frenler yapıyor. Bir an kendimizi Haydarpaşa’dan kalkan eski banliyö trenlerinden birinde hissettik. Nitekim 5 dakikalık yolu yarım saatte gittik. Hani trenden inip raylara paralel yürüsek muhtemelen daha hızlı gideriz. Kuzey’e “New York nasıldı?” diye soranlara tren raylarını anlatırız diyorum. Bu arada ha indik-ha ineceğiz diye paltolarımızı çıkarmadığımızdan trenin içinde kurdeşen dökmemiz de cabası.

Yarım saat sonra aktarma yapacağımız son trenin istasyonuna ulaştığımızda oh! dedik. Neyse ki bu son tren daha hızlı ve moderndi. 20-30 dakika da o hatta gittikten sonra nihayet otelin durağına vardık. Steve Martin’le John Candy’nin Yollarda filminde gibi bir türlü bitmek bilmeyen yol maceramızdan sonra neredeyse toprağı öpecektim. Şimdi Yollarda filminden harika bir sahne için yayınımıza kısa bir ara veriyoruz.

Son bilmecemiz de otelin yolunu bulmaktı. Bölge halkı ve cep telefonları sağolsun, Bizi doğru yere yönlendirdiler. Ancak o kadar yorgunluktan sonra otele varmak için yaptığımız 10-15 dakikalık yürüyüş pastanın kreması oldu. Kuzey check-in yaptırıp  yanımıza geldiğinde o çok methedilen Manhattan manzarasını görmek için pencereden dışarıya baktım. Gerçekten de gördüğüm manzara yaşadığımız tüm aksilikleri unutturdu. New York’a hoşgeldiniz!

Not: Fotoğrafı büyük halinde görmek için üzerine 2 defa tıklayın.

Manhattan

 

Hakkında Bebek ve Ben

Bebek ve Ben

Merhabalar! Adım Tanla. Dijital tasarımcıyım. Eşim Kuzey ve 5 yaşındaki oğlum Can’la beraber dünyayı keşfediyoruz. Hayatı, insanları, video oyunlarını ve seyahati seviyorum. Okumayı, araştırmayı, dinlemeyi ve konuşmayı da… Oğluma hatıra olarak başlattığım BebekveBen’in kısa zamanda annelerin buluştuğu, soru sorduğu ve paylaştığı bir ortama dönüşmesinden çok mutluyum. Çocuk yetiştirmenin heyecan verici dünyasında bize eşlik ettiğiniz için teşekkürler.

Sen de bir yorum yaz...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*