in

BayıldımBayıldım

Göçmen Kuştan “Ana”karaya – 5

Sene 2011, tanıştık, evlendik, bebeğimiz oldu, 1,5 yaşındaydı ki, geldi çattı yuvadan uçma vakti!

Aslında bu kadar sene İzmir’de kalabilmemiz bile mucizeydi. Ben seneler önce o çılgın kararı verip “Evet” dediğimde esas plan yaklaşık 6 ay içinde Nebraska’ya taşınmaktı. Nebraska diyip geçmeyin! Öyle böyle bi yer değil! O zamanlar bilgi almak için kime sorsam, “Nebraska mı?” deyip suratların daha önce hiç görmediğim hallere girdiği, “O ne bacım, kafayı mı yedin?” diyemeyen Amerikalı arkadaşlarımın “ Girl, are you nuts?” demek suretiyle tepki verdiği, en pozitif yaklaşımın, “Yani, mısırdan hoşlanıyorsan güzel yer aslında göz alabildiğine mısır tarlaları var, başka da birşey yok.” olduğu, kışların çok soğuk ve kurak, yazların da çok soğuk ve kurak geçtiği, insanın içini kurutacak nadide bir eyaletmiş meğer. Aşk insanın gözünü nasıl kör ediyorsa artık, “Amaan, ne olacak ya, gideriz işte” dediğim yerden Allah korumuş, sonradan anladım tabii. Benim çok İzmir’li, çok deniz kızı, çok sosyal kelebek bünyem oralarda ne hale gelirdi bilmem. Heralde yüce rabbim dedi ki “Bu çocuk orada ziyan olur, saf saf herşeye olur diyor ama bunu hayatta beceremez!” Nebraska tehlikesi bir şekilde atlatıldı ve takip eden 4 yılımızı güzel İzmir’in sıcak kollarında geçirdik. Tabi her güzel şeyin bir sonu vardı.

Gideceğimiz yer belli olmuştu: San Antonio, Texas! Ben tabii “Olur” dedim yine. Nasıl bir kendine güvense artk, heryere gidebilirim, heryerde yaşayabilirim gibi geliyo. Aslında hiç öyle maceracı bir insan değilim sayın okur. Öyle vurayım sırtıma çantamı, bağlayayım bebeği de belime, fellik fellik gezeyimci hiç değilim. Düzen severim, bir yerde köklenmek isterim, bakkalı çakkalı tanıyayım, yürürken esnafla selamlaşayım, manav beni tanısın, fırından saat kaçta taze ekmek çıkar bileyim isterim. Mekanlara, uzun süredir tanınan insanlara feci bağlıyım. O yüzden işte bu göçmeler falan hiç bana göre değil aslında ama işte hayat. Büyük konuşmamak lazımmış. Neyi yapamam dersen pat diye önüne düşüyormuş ve sen de çatır çatır yapıyormuşsun. İşte benim de tüm gücümü toplayıp sırıtıma çantamı, belime bebeğimi takıp o çok sevdiğim diyardan göçme vaktim gelmişti…

Evimizi topladık, koliler, kutular, paketler, tüm eşyamızı, hayatımızı, anılarımızı hepi topu iki konteynıra sığdırıp koyduk bir gemiye, yolladık yeni memleketimize. O iki konteyırda aile yadigarı mobilyalar mı yok, yedeği olmayan hayat boyu çekilmiş fotoğraf albümleri mi yok, senelerce okunup birikmiş kitaplar mı yok… Onlar yola çıkınca bir ürperdiğimi hatırlıyorum. Yıllarca gözüm gibi baktığım, ordan oraya taşıyıp yanımdan ayırmadığım bir sürü şeyi paket edip dünyanın bir ucuna, bilmediğim bir adrese göndermiştim. Bir daha hiç göremeyebilirdim o kıymetli eşyalarımı, yok olabilirlerdi. Hayatımda ilk kez “eşya bunlar, ne yapalım, o kadar bağlanmamak lazım.” dedim. Kendi kendimi teselli için miydi, gerçekten inanarak mı dedim hala bilmiyorum. Sandalye masa her yerde bulunurdu tabi ama bir tanecik dedemin yaptığı sallanan koltuğu nasıl bulurdum bi daha? Anneannemin tariflerinin olduğu yemek kitabını yerine koyabilir miydim? Annemin hediyesi o bardak kırılırsaydı? Peki ya dayımla maçlarda taktığım Göztepe atkımı kaybederlerse? Çok zordu işte o konteynırları taşıyan kamyonun arkasında bakmak… İlk o gün anladım dünyamın nasıl değişmek üzere olduğunu…

Ardından eşim gitti. Çoluk çocuk otellerde perişan olmayalım diye önden gidip ev tutacaktı. Ben de bebeğimi ve iki valiz eşyamı alıp annem ve anneannemin yanına taşındım iki aylığına. Doya doya birlikte olacağımız son iki ayı aynı evin içinde geçireceğimiz için baştan çok sevinmiş olsam da, ayrılırken anlayacaktım aslında beraber geçen bu iki ayın ayrılığı aslında nasıl daha da zorlaştıracağını… Hep hasretle gün sayarak geçecek yılların habercisiydi bu tanımadığım garip hisler. Sevdiklerimin yüzüne bir dakika fazladan bakmanın, kokularını bir saniye daha içime çekip hafızama kazımaya çalışmanın artık yeni hayatımın bir parçası olacağını yavaş yavaş anlamaya başlamıştım bu iki ayda. Öyle çok dua ettim ki içimden o zaman bütün bunlara deysin bu gidiş diye…

Haftaya bu iki ayı bir buçuk yaşındaki minnoş oğlumun nasıl geçirdiğini ve İzmir’e vedayı anlatacağım size. Biraz ağlamalı olabilir, mendilleri hazır edin!

Harika bir hafta geçirmeniz dileğiyle!

Göçmen Kuştan Anakaraya yazı dizisinin diğer bölümlerini okumak için tıklayın.

Oya DiCosimo

Oya DiCosimo

1983 yılında İzmir’de doğdum. İzmir Özel Türk Koleji’nden sonra Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. İzmir’deki 5 senelik iş hayatından sonra San Antonio, Texas’a taşındım. Eğitim sektöründe dil öğretmenliği, eğitim danışmanlığı gibi çeşitli alanlarda çalıştım. 6 sene boyunca San Antonio Türk Amerikan Derneği Yönetim kurulu üyeliği, son üç senedir de hala sürdürdüğüm Başkan Yardımcılığı görevini üstlendim. Dernek bünyesinde özellikle çocuklara yönelik dil ve kültür çalışmaları yaptım. Lise yıllarından beri şiir ve denemeler yazarım. Hayalim ileride denemelerimden oluşan bir kitap yayımlamak.

Şu an eğitim sektöründe çalışma hayatına devam edip, aynı zamanda İşletme üzerine yüksek lisans yapıyorum. Evliyim ve dünya güzeli bir oğul sahibiyim. İyiliğin ve mutluluğun bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Diğer blog yazılarıma heranoya.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

tükenmişlik sendromu

Ebeveynlerde Tükenmişlik Sendromu

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi, Ne Zaman ve Nasıl?