in ,

BayıldımBayıldım

Göçmen Kuştan “Ana”karaya 2

Tekrar merhaba!

Bundan böyle her Pazartesi “Göçmen Kuştan ‘Ana’karaya” köşesinde yeni bir göçmen anne hikayeleri ile sizlerleyim ve çok heyecanlıyım. Daha önce blogumda, sosyal medya hesaplarımda paylaştığım yazılarım, anılarım hep beni tanıyan, neyi nasıl, ne amaçla dediğimi bilen, muhtemelen bir kelimeyi söylerken ses tonuma kadar tahmin edebilen insanlar tarafından okunuyordu. Şimdi işler biraz değişti, beni hiç tanımayan okurları buyur ediyorum anılarıma, hislerime, kelimelerime. Hem çok heyecan verici, hem de biraz korkutucu… Ya beni anlamazsanız, ya kendimi yanlış ifade edersem? İçim içimi yemiyor değil ama hep birlikte vesveseden kurtulalım sayın okur, adım gibi eminim beni her seferinde şıp diye anlayacaksınız. Hissettiklerim, korkularım, sevinçlerim, yenilgilerim, zaferlerim tanıdık gelecek, eminim… Ayrı damarlardan beslense de kalp aynı kalp, ruhun kıvrımları başka olsa da ruh aynı ruh, bir ilahi şarkı var hep beraber söylediğimiz, insanlık! Ordan yakalayacağız birbirimizi, oradan tanış çıkacağız. Hadi başlayalım!

‘Dünya büyük bir toz bulutuydu’ndan başlamayacağım elbet ama biricik oğluşumla yaşadığım annelik serüvenini anlatırken biraz başa sarmak istedim konuyu. Doğum? Yok biraz daha başa! Annelik müessesine giriş yapmadan önceki hayata. Kendi anneme, anne modelime. Beni çok genç yaşta doğurduğu için beraber büyüdüğümüz, beraber öğrendiğimiz, beraber ilerlediğimiz bir hayat. Aramızdaki yaş farkı bizi öyle okkalı kuşak çatışmalarına falan sürüklemediğinden, annem cok tatlı ve yumuşacık bir kadın olduğundan, çok yetenekli profesyonel bir müzisyen olduğundan, o içine sinmiş tatlı bohemliğinden hep onun gibi bir anne olmak istedim. Bu bayıldığım anne-kız ilişkisinin tek anahtarının annemin genç bir anne olması sandım senelerce. O yüzden ben de hep genç anne olmak istedim. Sonra bi baktım o genç anne olma hesaplarıma göre hamile kalınması gereken yaş çoktan geçmiş. Ben de üniversiteydi, finaldi, gezmek tozmaktı takılıyorum! Ortada izdivaca uygun bir jön de yok, “tüh!” dedim “kaçtı o tren!”

Sonra büyüdükçe ve özellikle anne olduktan sonra anladım ki, yaşla çok ilgisi yokmuş o bayıldığım anne-evlat ilişkisinin. Bakış açısından geliyormuş. Benim annem 19 yaşında daha kendi bi çocuktan halliceyken soyunmuş anneliğe. Çok küçük, çok tecrübesiz, çok şaşkın… Herşeyi berbat edebilirdi, eline yüzüne bulaştırabilirdi, vazgeçebilirdi… Ama yapmadı. Çünkü bunun yaşla ilgisi yoktu, kalple ilgisi vardı. Dünyadaki bin türlü derdin tek çözümü olan sevgiyle ilgisi vardı. Eline verdikleri bu küçük canı aldı. kabul etti, çok sevdi ve elinden gelenin en iyisini yaptı onun için. Öncelikle saygı duydu, birey saydı. En kilit nokta bu; Saygı. 3 yaşındayken de, 23 yaşındayken de saygı duydu. “Benim dediğim olacak o kadar!” diye kestirip atmadı hiç, fikrimi sordu, ne hissettiğimi sordu, ikna etmeye çalıştı. Çocuksun, anlamazsın diye ezip geçmek yerine anlayacağım dilden konuştu. Hatalar yapmadı mı? Yaptı elbet ama samimi bir gayretle düzeltmeye çalıştı hep. Zaten yapılabilecek tek ve en güzel şey de bu değil mi hata yaptığında?

İşte böyle böyle anladım bu işin yaşta değil başta olduğunu. Sadece evlatla değil her türlü ilişkide sevgi ve saygının tek geçer akçe olduğunu. Annemden öğrendiğimle kendi anneliğimi pişirmeye çalışıyorum şimdi. Zaman zaman o kadar başarılı olamadığımı hissetsem de, anneanne kadrosundan yine bu hikayenin bir kahramanı olduğu için içim rahat. Başımızda bir bilen var sonuçta…

26 yaşında doğurduğum evladımla anladım ki annelik şöyle bişeymiş; 19 da olsan 39 da olsan annelik makamında zaman zaman kendini korkulu şekile çaresiz ve yetersiz hissedebiliyormuşsun. Doğru bildiklerin yanlış, yanlış bildiklerin doğru çıkabiliyormuş. Bazen doğurduğun, o çişini kakasını bile söyleyemeyen minik ruhtan feci büyük insanlık dersleri alabiliyormuşsun. Ne kadar sevgi verirsen tam karşılığını o boynuna sarılan küçücük kollarla, yüzünü okşayan minicik avuçlar dolusu alıyormuşsun. Yeter ki dur ve hisset. Yeter ki saygı duy. Yeter ki malınmış gibi değil, parçanmış gibi gör…

Velhasıl, annelik zor zanaatmış ama ardında dağın, önünde izin oldukça, düşüp kalksan da arada hergün pes etmeden daha iyisini yapmaya çalıştıkça dümdüz yürüyüp gidiyormuşsun…

Tüm zanaatkarlara selam olsun! Herkese harika bir hafta dilerim!

Göçmen Kuştan Anakaraya yazı dizisinin diğer bölümlerini okumak için tıklayın.

Oya DiCosimo

Oya DiCosimo

1983 yılında İzmir’de doğdum. İzmir Özel Türk Koleji’nden sonra Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. İzmir’deki 5 senelik iş hayatından sonra San Antonio, Texas’a taşındım. Eğitim sektöründe dil öğretmenliği, eğitim danışmanlığı gibi çeşitli alanlarda çalıştım. 6 sene boyunca San Antonio Türk Amerikan Derneği Yönetim kurulu üyeliği, son üç senedir de hala sürdürdüğüm Başkan Yardımcılığı görevini üstlendim. Dernek bünyesinde özellikle çocuklara yönelik dil ve kültür çalışmaları yaptım. Lise yıllarından beri şiir ve denemeler yazarım. Hayalim ileride denemelerimden oluşan bir kitap yayımlamak.

Şu an eğitim sektöründe çalışma hayatına devam edip, aynı zamanda İşletme üzerine yüksek lisans yapıyorum. Evliyim ve dünya güzeli bir oğul sahibiyim. İyiliğin ve mutluluğun bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Diğer blog yazılarıma heranoya.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Yorumlar

Yanıt Yaz
  1. Sevgi çağrışımlı ve içten, akıcı çok hoş bir yazı. Sevgili annem ve çocukluğum geçti gözümün önünden. Yeniden yaşadım o sevgiyi, mutluluğu. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Çok teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Amerika’da Koronavirüs Sürecinde Online Eğitim-1

cinsel isteksizlik

Cinsel İşlev Bozuklukları ve Cinsel İsteksizlik