Eşya Farkı, Kültür Farkı: TR vs USA

Sinema filmleri ve dizilerdeki evler pek bir geniş değil mi? İçine iki koltuk takımı sığan salonlar, yatak ve dolabın dışında bir de oturma grubu ve giyinme bölümü konulmuş yatak odaları, neredeyse salıncakla, kaydırağın eksik olduğu çocuk odaları… Süper! Lakin, söylemek çok da gerekli mi bilmiyorum, gerçek hayatta hepimiz böyle evlerde yaşamıyoruz. En azından ben 30 küsür senelik (hmm! kadınlara yaşı sorulmaz) yaşamımda öyle at koşturacak kadar bol alana sahip evlerde oturmadım. Ancak evlerimizdeki yaşam alanı bizim için yeterliydi.

Türkiye’deyken en son oturduğumuz apartman büyüklük açısından bizim gibi yeni evli bir çift için idealdi. Çok beğendiğim bir yemek odam, salon takımım ve yatak odası takımım vardı. O dönemde çocuğumuz olmadığı için odalardan birine kütüphane ve bilgisayar masası koyarak orayı çalışma odası yapmış ve diğer odayı da televizyon ve misafir odası olarak düzenlemiştik. Evimizi zevkime uygun vazolar, biblolar, mumlar gibi süs eşyalarıyla hareketlendirmiştim. Ev tekstiline ve mutfak eşyalarına meraklı olduğumdan hepsinden fazlasıyla almıştım. Aldıklarımı birkaç sene severek kullanma şansım oldu.

Ancak eşyaya bu kadar yatırım yapmak belki de doğru bir karar değilmiş. Amerika’ya taşınma durumumuz doğduğunda eşyalarımızı ne yapacağımızı bilemedik. Yanımızda dört bavul götürme hakkımız vardı. Elbiseleri mi koyalım, çarşaf/havlu gibi ihtiyaçları mı, kitapları mı, yoksa ailemizi anımsatacak fotoğraf gibi şeyleri mi… Adeta sudan çıkmış balığa döndük. O bavullar günlerce ortada durdu. Eşyalar doldurulup-doldurulup, boşaltıldı. Ağırlığı izin verilenden fazla olmasın diye bin defa tartıldı. Sonunda yirmi küsür senelik yaşamı bir şekilde dört bavul ve iki sırt çantasına sığdırmayı başardık. Tahmin edebileceğiniz gibi çoğunlukla zaruri eşyaları koyabildik. Tüm diğer eşyalarımız annemin evi, kardeşimin evi ve annemin çatı katı arasında dağıtıldı. Özellikle zavallı annemin evinde herşeyden 3’er 5’er oldu. Mesela 4 tane komple yemek takımı, 3 tane çaydanlık, 20 tane tencere, 50 tane havlu, çarşaf… Saysan bitmez.

Amerika’da sıfırdan ev kurduk. Türkiye’de biz herşeyi yeni almaya alışmışız. Özellikle yeni evlenen çiftler eşyalarının da gıcır gıcır olmasını ister. Eski eşyalara burun kıvırır. Amerika’ya vardığımızda ortamın Türkiye’dekinden çok farklı olduğunu gördük. Öncelikle yaşadığımız yerde çoğu arkadaşımız öğrenci olduğu için öyle tam takım ev döşeme gibi bir kavram yoktu. Çoğu kişi eğitimden sonra Türkiye’ye geri dönmeyi hedeflediğinden eşyaya çok da yatırım yapmıyordu. Salonlarda basit bir çek-yat koltuk ve bir orta sehpası, yatak odasında sade bir yatak, üzerinde yemek yenen ve ders çalışılan bir masa ve belki de kitapların konulduğu bir kütüphane… Genel eğilim bu yöndeydi.

Ev döşerken Amerika’ya özgü ilginç bir alışkanlığı keşfettik. Burada insanlar kullanmadığı eşyaları evlerinin önündeki çöp konteynerlerinin hemen yanıbaşına bırakıyordu. Eşyaya ihtiyacı olan da bunları alıp kullanıyordu. Çöpün yanına konuldu diye bu tür eşyaların harap bir halde olduğunu düşünmeyin. Amerika’da tüketim oldukça hızlı yaşandığından, eşyalar basit olduğu sürece ucuz olduğundan ve insanlar eşyalardan çabuk sıkıldığından çoğu iyi durumda oluyordu.

Bizim öğrenci olarak yaşayacağımızı ve başlangıçta sınırlı bir bütçeye sahip olabileceğimizi düşünen Kuzey’in kardeşi Defne, biz gelmeden önce bulduğu bazı eşyaları kendi evinde saklamıştı. Defne’nin sayesinde Amerika’ya adım attığımızda düzgün sayılabilecek bir şifonyer, bir komşunun verdiği üçlü koltuk, 2 tane sallanan koltuk, bilgisayar masası ve lambamız olmuştu. Daha sonra biz de kendimize yatak, yemek masası, sandalyeler ve orta sehpası aldık. Dolaplar gömme dolap olduğundan o konuda masrafımız olmadı. Mutfak eşyalarının büyük kısmını yine Defne ve başka bir komşumuz verdi. Böylece Amerika’daki ilk evimiz kurulmuş oldu. Zaman içinde, aile arasında espri konusu olan bir şekilde, sokağa bırakılmış eşyalardan bir çekyat, minderler ve bilgisayar koltuğu bulduk. Yaşadığımız apartman kompleksinde çöp dökmeye çıkınca sağa sola bakınarak kullanılabilecek durumdaki eşyaları bulmak adeta bir eğlence olmuştu.

Amerika’daki ilk evimi bu şekilde döşemiş olmaktan hiç gocunmadım. Biz büyük bir yaşam değişikliği yapmıştık. Yeni bir yaşam yeni bir kültürle tanışmak demekti. Türkiye’de eşimle ikimiz çalışırken, burada eşimin aldığı asistanlık maaşıyla geçinmek durumundaydık. Bu durumda şikayet edeceğimize uyum sağlamak bana daha doğru geldi. Aslına bakarsanız kullanılmış eşyaların yeniden değerlenmesi dolayısıyla doğaya yaptığımız katkı beni çok sevindirdi. Ayrıca hafifçe yıpranmış bir yastığa kılıf dikmek, boyası soyulmuş bir sehpayı boyamak gibi küçük DIY (kendi kendine yap) projeler hoşuma bile gitti. Evimizin duvarlarını boyadım, hem de usta bir boyacı gibi çizgili desenler ve bordürler ekleyerek… Hatta hızımı alamayıp salondaki bir duvara yağlı boya bir tablo bile yaptım.

Zaman içinde ihtiyacımız olan tüm eşyaları tamamladık. Kuzey mezun olup işe girince de birkaç yeni eşya da aldık. Daha doğrusu artık çok yıpranmış olan bazı eşyalarımızı değiştirdik. Şimdi evime girdiğimde ihtiyacım olan herşeyin elimin altında olduğunu düşünüyorum.Elbette kimi zaman şurada-burada gördüğüm, hoşuma giden bazı ufak şeyleri alıyorum. Ancak Türkiye’deki kadar tıklım-tıklım bir ev değil burası. Amerika’da bulunduğum süre bana az eşyayla da gayet rahat yaşanabileceğini ve mutlu olunabileceğini öğretti. Bu değişiklik seyahat alışkanlıklarıma bile yansıdı. Eskiden seyahatlere bavullar dolusu eşya götürürken, artık iki ufak-uçak içi bavula Kuzey’in, Can’ın ve benim eşyalarımı sığdırır oldum.

Son dönemde yaptığımız en büyük eşya alışverişi Can’ın karyolası ve dolabı. Aslında çocuk odası konusunda içimde uyuyan minik bir canavar var. Arada sırada “Şunu da al Tanla, bunu da al Tanla!” diye beni dürtüyor. Ancak şu ana kadar ona başarıyla “Şşş, ses etme, böyle iyi!” demeyi başardım.

Ev anlamında tek dileğim biran önce kendi evimize çıkmak ve Can’ın kendine ait bir odası olması. Öyle aman aman bir beklentim de yok. Küçük olsun, bizim olsun. Ha şöyle aşağıdaki gibi 🙂 Bu dileğim gerçekleşene kadar dekorasyon konularıyla ilgili websitelerini gezip hayali odalar kurmakla yetineceğim. Bir de bulduğum dekorasyon fikirlerini sizinle paylaşıp kafanızı şişirmeye devam edeceğim.

Fırsat bulduğunuz zaman sizi de aşağıdaki evimin bahçesindeki bankta kahve içmeye beklerim. Can’ın odası için feci uçuk fikirlerim var. Haberiniz olsun!!! Haydi sağlıcakla kalın…

Küçük ev

Hakkında Bebek ve Ben

Bebek ve Ben

Merhabalar! Adım Tanla. Dijital tasarımcıyım. Eşim Kuzey ve 5 yaşındaki oğlum Can’la beraber dünyayı keşfediyoruz. Hayatı, insanları, video oyunlarını ve seyahati seviyorum. Okumayı, araştırmayı, dinlemeyi ve konuşmayı da… Oğluma hatıra olarak başlattığım BebekveBen’in kısa zamanda annelerin buluştuğu, soru sorduğu ve paylaştığı bir ortama dönüşmesinden çok mutluyum. Çocuk yetiştirmenin heyecan verici dünyasında bize eşlik ettiğiniz için teşekkürler.

5 yorum

  1. ben de katılıyorum…eşyaya verilen fazla paralara üzülüyorum…ben de bundan sonraki hayatımda sadece kullanabileceğim kadar eşya almayı düşünüyorum…büyük evler, pahalı eşyalar insanı mutlu etmiyor…

  2. Bu yazınızı beğendim, gerçekten ülkemizde farklı bir pespektif var. Eğer musadeniz olursa bu yazıyı kendi blogumda alıntılayarak link vermek isterim. Sevgiler, Eva

  3. Amerika’da ev almak çok güzel bir fikir. Geçen sene ben emlak sitelerini çok gezmiştim. Ortalama 150 – 170 bin dolara müstakil 4 oda 1 salon havuzlu ve 1 dönüm bahçe içinde ev alınabiliyor. Gerçekten aynı evi İstanbul’da en az bu fiyatın 10 misline alabileceğinizi düşününce insan Amerika’da ev alıp yerleşmek istiyor.
    İnşallah sizde en kısa sürede kendi evinizi alırsınız. Hayattaki en güzel yatırım evdir bence, nerede yaşıyorsan yaşa bu kural hep aynı.
    Sevgiler..

Sen de bir yorum yaz...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*